2035’TE HAYATIMIZ NASIL OLACAK?
17.09.2026 - Perşembe 16:47

Bazen durup etrafıma bakıyorum ve kendi kendime şu soruyu soruyorum: Biz gerçekten bu kadar hızlı değişiyor muyuz, yoksa değişimin hızına yetişemediğimiz için mi kendimizi geride kalmış hissediyoruz? Daha dün gibi hatırladığımız bazı şeyler bugün nostalji oldu. Bir zamanlar hayatımızın vazgeçilmezi olan birçok alışkanlık, teknoloji ve hatta iletişim biçimi artık yerini başka şeylere bıraktı. Peki bundan on yıl sonra, yani 2035’te hayatımız nasıl olacak? Bugün elimizde tuttuğumuz telefonların, kullandığımız yapay zekâların, akıllı evlerin, sürücüsüz araçların, dijital bankacılığın ve giderek hayatımızın her alanına giren teknolojilerin aslında geleceğin küçük bir provası olduğunu düşünüyorum. Çünkü değişim artık kapımızı çalmıyor. Çoktan içeri girdi. Biz ise çoğu zaman onun nereye kadar gideceğini düşünmeden hayatımıza devam ediyoruz.
2035 yılına geldiğimizde bugün bize olağanüstü gelen pek çok şey sıradanlaşmış olabilir. Çocuklarımızın bugün şaşırdığı teknolojiler belki de onların çocuklarına anlatacağı eski hikâyelere dönüşecek. Tıpkı bizim çocukluğumuzda büyük bir olay gibi görünen bazı teknolojilerin bugün müzelerde sergilenmesine şaşırdığımız gibi. Fakat benim asıl merak ettiğim teknoloji değil, insan. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, geleceğin en büyük sorusu yine insan olacak. Nasıl yaşayacağız? Nasıl çalışacağız? Nasıl seveceğiz? Nasıl dostluk kuracağız? Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz? Birbirimize ne kadar zaman ayıracağız? Ve belki de en önemlisi, bütün bu gelişmişliğin ortasında gerçekten mutlu olabilecek miyiz? 2035’te evlerimizin çok daha akıllı olacağını tahmin etmek zor değil. Evlerimiz bizim alışkanlıklarımızı bizden önce bilecek. Sabah bizi uyandıran sistem yalnızca alarm çalmayacak; uykumuzu, kalp ritmimizi, günlük programımızı ve hatta o günkü enerjimizi değerlendirecek. Evimizin sıcaklığını biz söylemeden ayarlayacak, alışveriş listemizi ihtiyaçlarımıza göre hazırlayacak, eksilen ürünleri fark edecek. Belki buzdolabımız bize ne yememiz gerektiğini söyleyecek, belki aynalarımız sabah yüzümüze baktığımızda sağlık durumumuzla ilgili bazı uyarılar verecek, belki doktor randevusuna gitmeden önce yapay zekâ bize hangi belirtilerimizi takip etmemiz gerektiğini anlatacak. Belki de araçlarımız bizi bizden daha iyi tanıyacak. Bunların bir kısmı bugün bile hayatımızda var. 2035’te ise çok daha ileri seviyelere ulaşmaları mümkün. Fakat burada insanın aklına başka bir soru geliyor: Hayatımız bu kadar kolaylaştığında biz ne yapacağız? Çünkü insanlık tarihinin en büyük çelişkilerinden biri belki de burada yatıyor. Teknoloji bize zaman kazandırmak için geliştirildi. Fakat biz zaman kazandıkça daha çok çalışmaya, daha çok tüketmeye, daha çok ekrana bakmaya ve daha çok yetişmeye çalışıyoruz. Eskiden zamanımız yoktu. Şimdi ise zamanımızı nereye harcadığımızı bilmiyoruz. Belki de 2035’in en büyük problemi teknoloji değil, zamanı yönetememek olacak. İnsanların daha uzun yaşaması da hayatımızın önemli bir parçası hâline gelebilir. Tıp ilerledikçe birçok hastalık daha erken teşhis edilecek, kişiye özel tedaviler yaygınlaşacak, genetik bilgiler sağlık alanında daha fazla kullanılacak. Bugün çaresiz görünen bazı hastalıklar belki de 2035’te daha kolay yönetilebilir hâle gelecek. Fakat yaşam süresinin uzaması başka, hayatın güzelleşmesi başka bir şey. Uzun yaşamak elbette büyük bir nimet. Ama önemli olan yalnızca kaç yıl yaşadığımız değil, o yılların nasıl geçtiği. Bir insan 90 yıl yaşayabilir ama kendisini yalnız hissedebilir. Bir başka insan 70 yıl yaşayabilir ama sevgiyle, dostlukla, üretmekle, paylaşmakla dolu bir hayat sürebilir. O nedenle geleceğin sağlık teknolojileri bize daha uzun bir hayat sunarken, biz kendimize şu soruyu da sormalıyız: “Peki bu hayatın içinde gerçekten yaşıyor muyum?” Çünkü bugün bile etrafımızda hayatı kaçıran çok insan var. Bir masada dört kişi oturuyor ama dört ayrı ekran var. Bir anne çocuğuyla konuşuyor ama çocuğun gözü telefonda. Bir baba eve geliyor ama zihni hâlâ iş yerinde. Arkadaşlar buluşuyor ama herkes birbirinin hayatını dinlemek yerine telefonundan başka insanların hayatlarına bakıyor. Birbirimizin yüzüne bakmayı unutuyoruz. Sesimizi duymayı unutuyoruz. Gerçek bir sohbetin ne kadar kıymetli olduğunu unutuyoruz. 2035’te belki de en değerli şeylerden biri teknoloji olmayacak; insan olacak. Gerçek insan, gerçek sohbet, gerçek dostluk, gerçek bir sarılma, gerçek bir “Nasılsın?” sorusu olacak. Çünkü yapay zekâ bize cevap verebilir ama bizi gerçekten merak eder mi? Bir uygulama bize hatırlatma gönderebilir ama gece yarısı moralimiz bozulduğunda yanımızda oturabilir mi? Bir robot ev işlerini yapabilir ama annemizin elinin sıcaklığını verebilir mi? İşte geleceğin en büyük sınavı burada başlayacak. Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırırken, insanlığını azaltmamalı.
2035’te çocukların dünyası da bugünkünden çok farklı olabilir. Bugünün çocukları zaten teknolojinin içine doğuyor. Onlar için yapay zekâ, sanal gerçeklik, akıllı cihazlar ve dijital eğitim olağan şeyler. Belki 2035’te bir çocuğun eğitim hayatı tamamen kişiselleştirilmiş olacak. Çocuğun öğrenme hızına göre ders anlatılacak, zorlandığı konu anında tespit edilecek, eksikleri özel programlarla tamamlanacak. Bu çok güzel bir imkân. Ama eğitim yalnızca bilgi vermek değildir. Çocuğa matematik öğretebiliriz, fen öğretebiliriz, yabancı dil öğretebiliriz, kodlama öğretebiliriz, yapay zekâyı kullanmayı öğretebiliriz. Peki vicdanı kim öğretecek? Empatiyi kim öğretecek? Paylaşmayı, sabretmeyi, kaybetmeyi, yeniden başlamayı, başkasının acısını anlamayı kim öğretecek? Bir çocuğun sınav başarısı kadar karakterinin de önemli olduğunu unutmamalıyız. Çünkü geleceğin en zeki çocuklarını yetiştirip en merhametsiz insanlarını yetiştirmek istemiyorsak, teknolojinin yanında insanı da büyütmek zorundayız. 2035’te çalışma hayatının da bambaşka bir hâle geleceğini düşünüyorum. Bugün birçok insanın yaptığı işleri yarın makineler ve yapay zekâlar yapabilir. Bazı meslekler azalırken yeni meslekler ortaya çıkacak. İnsanlar belki daha esnek saatlerle çalışacak. Evden çalışma, hibrit sistemler ve dijital iş modelleri daha da yaygınlaşacak. Ama burada da önemli bir mesele var. İnsan çalışmayı sadece para kazanmak için yapmıyor. Çalışmak aynı zamanda kendini değerli hissetmek, üretmek, topluma katkıda bulunmak ve bir amaca sahip olmak demek. Bir makine bizim yerimize işi yaptığında, insan kendisini nerede konumlandıracak? Belki geleceğin en önemli mesleklerinden biri “insan kalabilmek” olacak. Çünkü makinelerin hesaplayabildiği, analiz edebildiği ve üretebildiği bir dünyada insanın farkı; vicdanı, yaratıcılığı, sezgisi, sevgisi ve sorumluluğu olacak.
2035’te para kavramı da değişebilir. Dijital ödemeler çok daha yaygınlaşabilir. Nakit para hayatımızdan daha fazla çekilebilir. Bankacılık işlemlerinin büyük bölümü birkaç saniyede yapılabilir. Alışveriş alışkanlıklarımız tamamen değişebilir. Fakat tüketim konusunda kendimize dikkat etmezsek, teknoloji bizi daha özgür değil, daha bağımlı hâle getirebilir. Bugün bile bir ürün görüp ihtiyacımız olup olmadığını düşünmeden satın alabiliyoruz. Yarın yapay zekâ bizim neyi sevdiğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu, hangi renkten hoşlandığımızı, hangi markaya daha kolay ikna olduğumuzu bizden daha iyi biliyor olabilir. O zaman karşımıza çok ciddi bir soru çıkacak: “Gerçekten ben mi karar veriyorum, yoksa benim için hazırlanan seçeneklerden birini mi seçiyorum?” İşte özgürlük belki de geleceğin en önemli tartışmalarından biri olacak.
2035’in dünyasında çevre meselesi de hayatımızın merkezinde olacak. İklim değişikliği, su kaynakları, kuraklık, doğal afetler, hava kirliliği ve gıda güvenliği bugün olduğu gibi gelecekte de insanlığın en büyük sınavlarından biri olacak. Belki daha gelişmiş teknolojiler sayesinde enerji üretiminde önemli ilerlemeler sağlayacağız. Belki elektrikli araçlar çok daha yaygınlaşacak. Belki akıllı şehirler enerji ve suyu daha verimli kullanacak. Belki binalar kendi enerjisini üretecek. Ama doğaya verdiğimiz zararı teknoloji tek başına düzeltemez. Çünkü dünyanın bize ihtiyacı yok. Bizim dünyaya ihtiyacımız var. Bunu anlamamız gerekiyor.
2035’te belki bazı insanlar temiz suya ulaşmanın, bugün lüks bir otomobile sahip olmak kadar önemli olduğunu konuşacak. Belki çocuklarımıza “Bizim zamanımızda böyle değildi” diye başlayan cümleler kuracağız. Ve umarım bu cümleyi anlatırken utanacağımız bir geçmişimiz olmaz.Geleceğin şehirleri de değişecek. Daha akıllı, daha bağlantılı, daha otomatik şehirlerde yaşayabiliriz. Trafik sistemleri birbirleriyle iletişim kurabilir, toplu taşıma araçları daha akıllı hâle gelebilir, binalar enerji tüketimini kendi kendine düzenleyebilir. Ama şehirler ne kadar akıllı olursa olsun, içinde yaşayan insanlar mutsuzsa o şehir gerçekten gelişmiş sayılır mı? Bence sayılmaz. Bir şehrin gelişmişliği yalnızca gökdelenlerinin yüksekliğiyle ölçülmemeli. O şehirde yaşlı bir insan kendini güvende hissedebiliyor mu? Bir çocuk parkında özgürce oynayabiliyor mu? Engelli bireyler rahatça hareket edebiliyor mu? Bir kadın gece evine güvenle ulaşabiliyor mu? İnsanlar birbirlerine saygı duyuyor mu? Komşuluk hâlâ var mı? İşte gerçek medeniyet biraz da bunlarla ölçülmeli.
2035’te ilişkilerimizin nasıl olacağı ise belki de en büyük bilinmezlerden biri. Çünkü teknoloji iletişimi kolaylaştırırken bazen yakınlığı azaltıyor. Bir mesajla “özledim” diyebiliyoruz ama gerçekten gidip sarılmıyoruz. Bir kalp emojisi gönderiyoruz ama karşımızdaki insanın kalbini gerçekten anlamıyoruz. Sosyal medyada yüzlerce, binlerce insanla bağlantımız olabiliyor ama zor zamanımızda kapımızı çalacak bir kişi bulamayabiliyoruz. Belki 2035’te insanların en büyük zenginliği takipçi sayısı değil, güvenebildiği insan sayısı olacak. Çünkü insanın hayatında kaç kişinin olduğu değil, kaç kişinin gerçekten yanında olduğu önemlidir. Bazen bir insanın binlerce tanıdığı vardır ama bir tane bile gerçek dostu yoktur. Bazen de yalnızca iki üç insan vardır hayatında ama o insanlar onun bütün dünyasına yeter. Belki geleceğin en büyük lüksü de bu olacak: gerçek bir dost, gerçek bir aile, gerçek bir sevgi ve gerçek bir huzur. 2035’e baktığımda teknolojiyle dolu bir dünya görüyorum. Ama ben o dünyanın içinde insanı kaybetmek istemiyorum. Çocuklarımızın yapay zekâyı kullanmasını istiyorum ama anne babalarının elini tutmayı da bilmelerini istiyorum. Daha akıllı şehirlerde yaşamalarını istiyorum ama komşularının kapısını çalmayı unutmamalarını istiyorum. Daha uzun yaşamalarını istiyorum ama hayatı sadece bir ekrandan izlememelerini istiyorum. Daha çok kazanmalarını istiyorum ama paranın her şey olmadığını bilmelerini istiyorum. Daha çok bilgiye ulaşmalarını istiyorum ama bilgiden önce vicdanı öğrenmelerini istiyorum.
Çünkü geleceği teknoloji kuracak olabilir ama geleceğin nasıl bir yer olacağını yine insan belirleyecek. 2035 belki uçan arabaların, yapay zekâların ve robotların dünyası olacak. Belki bugün hayal bile edemediğimiz teknolojiler günlük hayatımızın sıradan bir parçası hâline gelecek. Ama bütün bunların arasında bir şeyi kaybetmemeliyiz: kendimizi. Çünkü insan kendisini kaybederse dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bir gün makineler bizim yerimize düşünebilir, bizim yerimize hesaplayabilir, bizim yerimize alışveriş yapabilir, bizim yerimize çalışabilir. Belki bizim yerimize bazı kararlar bile verebilir. Ama sevmenin, affetmenin, vicdanın, merhametin ve insan olmanın anlamını makinelerden beklememeliyiz. 2035’in dünyasını bugünden hazırlıyoruz. Çocuklarımıza verdiğimiz eğitimle, doğaya yaptığımız her davranışla, teknolojiyi nasıl kullandığımızla, birbirimize nasıl davrandığımızla, tükettiklerimizle, ürettiklerimizle ve en önemlisi insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimizle geleceği şekillendiriyoruz. Belki 2035 geldiğinde geriye dönüp bugüne bakacağız ve “Ne kadar değişmişiz” diyeceğiz. Ama umarım ardından şu cümleyi de kurabiliriz: “Evet, çok değiştik ama insanlığımızı kaybetmedik.” Çünkü benim geleceğe dair en büyük dileğim daha hızlı bir dünya değil, daha insanca bir dünya. Daha teknolojik bir dünya elbette olabilir. Daha zengin olabiliriz. Daha uzun yaşayabiliriz. Daha akıllı şehirlerde oturabiliriz. Daha gelişmiş araçlara binebiliriz. Hastalıkları daha erken teşhis edebiliriz. Yapay zekâ hayatımızın her alanında bize yardımcı olabilir. Ama bütün bunların yanında birbirimizin yüzüne bakmayı, sofrada telefonları bir kenara bırakmayı, büyüklerimizin hâlini sormayı, çocuklarımızı gerçekten dinlemeyi, dostlarımızın derdine ortak olmayı ve ihtiyaç duyduğumuzda birbirimizin elinden tutmayı unutursak, geleceğin bütün teknolojileri bize eksik bir hayat bırakır. Belki de 2035’in en önemli sorusu “Ne kadar gelişmiş olacağız?” olmayacak. Asıl soru şu olacak: “Bunca gelişmişliğin içinde ne kadar insan kalabileceğiz?” Ben geleceğe korkuyla değil, merakla bakıyorum. Çünkü gelecek henüz yazılmadı. 2035 henüz gelmedi. Ve belki de en güzel tarafı bu. Bugün yaptığımız seçimler, yarının dünyasını şekillendirecek. Belki geleceği tamamen değiştiremeyiz ama kendi hayatımızdaki geleceği değiştirebiliriz. Bugün çocuğumuza ayıracağımız birkaç dakika, bugün doğaya göstereceğimiz biraz daha fazla özen, bugün ihtiyacı olan bir insana uzatacağımız bir el, bugün telefonumuzu kapatıp gerçekten dinleyeceğimiz bir insan, bugün söyleyeceğimiz içten bir “Seni seviyorum” belki de 2035’in dünyasını değiştirecek en büyük teknolojiden çok daha değerli olacak.
Çünkü teknoloji geleceği hızlandırır. Ama insanlık geleceğe anlam verir. Ve ben inanıyorum ki 2035’te hayatımız nasıl olursa olsun, asıl mesele dünyanın ne kadar değiştiği değil, bizim bu değişimin içinde kim olduğumuz olacak. Belki yıllar sonra bir sabah uyanacağız ve evimiz bize günaydın diyecek. Arabamız bizi gideceğimiz yere kendi götürecek. Yapay zekâ bütün günümüzü planlayacak. Sağlık sistemleri bedenimizi bizden önce tanıyacak. Cüzdanımız cebimizde olmayacak. Çocuklarımız sınıfa gitmeden dünyanın öbür ucundaki öğretmenle ders yapacak. Şehirler kendi kendini yönetecek ve belki hayatımız hiç olmadığı kadar kolay olacak. Ama o sabah bütün bu kolaylığın içinde bir an durup kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben bugün kimin hayatına dokundum?” İşte o soruya vereceğimiz cevap, 2035’in gerçek fotoğrafı olacak. Çünkü geleceğin teknolojisini belki mühendisler tasarlayacak. Geleceğin şehirlerini mimarlar kuracak. Geleceğin yapay zekâlarını bilim insanları geliştirecek. Ama geleceğin ruhunu yine biz belirleyeceğiz.
Ve umarım 2035’e geldiğimizde yalnızca daha akıllı cihazlarımız değil, daha akıllı kalplerimiz de olur. Daha çok bilen değil, daha çok anlayan; daha çok tüketen değil, daha çok paylaşan; daha çok konuşan değil, daha çok dinleyen; daha çok görünen değil, gerçekten var olan; daha çok takipçiye değil, daha çok gerçek dosta sahip olduğumuz bir dünya kurabiliriz. Çünkü sonunda hepimiz aynı yere varıyoruz. İnsan, teknolojiyle ne kadar ilerlerse ilerlesin, yine sevgiye, güvene, dostluğa, aileye, huzura ve samimiyete ihtiyaç duyuyor. Belki 2035’te dünya çok değişecek. Ama insanın kalbine duyduğu ihtiyaç değişmeyecek.
Benim dileğim de tam olarak bu: Gelecek gelsin, teknoloji gelişsin, bilim ilerlesin, hayat kolaylaşsın ama insan, insan kalmayı unutmasın. Çünkü geleceğin en büyük başarısı, makineleri insanlaştırmak değil; insanı insan olarak koruyabilmek olacaktır.
Bir sonraki yazımda buluşmak üzere sevgiyle kalın ….
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ / YAZAR
2035’TE HAYATIMIZ NASIL OLACAK?
Sessiz İstila: Kimse Fark Etmeden Hayatımız Nasıl Değişiyor?
TÜRKİYE’DEKİ İLK YATIRIMI GEBZE LOJİSTİK MERKEZİ’NİN TEMELİ ATILDI
AKARYAKITA DEV ZAM GELİYOR
MERTER’DE MODA ŞÖLENİ BAŞLADI
DÜNYA YAVAŞ YAVAŞ YAŞANMAZ HALE Mİ GELİYOR?
YENİ NESİL YALNIZLIK: BİN TAKİPÇİ, SIFIR DOST
30 AĞUSTOS: ESARETE KARŞI YAZILAN EN BÜYÜK CEVAP
ÖLÜMSÜZLÜK BİLİM KURGU OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?
Dijital Dünyada Kaybolan Çocukluk